16 Şubat 2008 Cumartesi

AY ÇÖREĞİYLE NİŞANLANAN DALGIN ŞEHZADENİN HAZİN BAŞI-ORTASI-SONU

Keşke ben de, hikayemi "güzel kız dere kenarında yıkanıyordu, şehzade tarafından görüldüğünde..." diye başlatabilseydim. Çizmelerimizi çıkarıp fırına koyabiliyorduk ama bu onları kurabiye yapmıyordu. Fırının en pembe çöreğiydi, gelin yanağı gibiydi ama kimse cesaret edip de o gülpembesi güzelliğe yanaşamıyordu zira gülü sevenin dikenine katlanma zorunluluğu vardı. Oysa o dikensizdi ama dikensiz gül olacaksa kardelen olsaydı... Agnostik düşler bunlar; sonuna kadar açılır teybin sesi:
"GEÇ BUNLARI! ANAM BABAM..."
Tembeller şahının, toplam sayısını hep şaşırdığı oğullarından, sanırım, dokuzuncusu olan dalgın şehzade; çizmelerini fırına "dalgınlıkla" koyduğu sırada ayağından çizmeye geçen mayasıllar sayesinde mayalanarak oluşan ay çöreğini keşfettiğinde dünyası başına yıkıldı.
Ah! Ağzıma attığım kestane şekeridudaklarımı kesti; yoksa ben hala küçük bir çocuğum; haddime mi düşer kırmızı ruj sürmek?! Di'li geçmiş zamanı gösterirken, gözü şimdiki zamana takılı kaldığından, gelecek zamanı el yordamıyla bulmalıydı.
Misafir misafiri istemez, ev sahibi cümlesini def etme derdindedir; tıpkı koyunun can, kasabın canan (et) [çok tuhaf, bir daha oku...] peşinde olması gibi. Hani yelkovan akrebi kovalar, kadran hepsini...
Bırakın soylu bir aileyi, alelade bir ailesi bile olmayan ay çöreğine duyduğu aşkı ailesine anlatan şehzade; Richter (ve eşi Bihter) ölçeğiyle 7.4 şiddetinde kınandı; sarayın duvarları hala çatlaktır. Meğersem müteahit Merlin altından çalmış... (Yoksa sarayın altından mı; ah şu benim kuruyasıca bilinç altım!)

2 yorum:

gezergen dedi ki...

Bayıldım yazına. Çok hoş. Niye yazmıyorsun? En sıkı okuyucun olurum, söz veriyorum.

İyi huylu tümör dedi ki...

Çok teşekkür ederim. Bir yazı yazıp kaçmışım cidden. Geç gelen cevabım içinse şimdiden kucak dolusu özürler.